• Merve Gürşen

Arkeolog Hastalığı

İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi bölümündeki lisans yıllarımda, öğrenciler arasındaki en popüler konu kazıya gitmekti. Ben bu bölümü kazı için yazdım’cılar, hayatta en büyük hayalim filmlerdeki gibi amphora yüzeyinden toprak temizlemek’ciler… Etrafımda anlatılan kazı hikayelerinden etkilenmiş olacağım ki, çok geçmeden benim de aklıma kelimenin tam anlamıyla karpuz kabuğu düştü.



“Bir erkek için askerlik anıları neyse, bir arkeolog veya sanat tarihçi için de kazı anıları o’dur” cümlesini kurmamı sağlayacak o kazı yolculuğuna 2015’in Temmuz sıcağında çıktım. Toydum, hayata dair hiçbir tecrübem yoktu. Aile evinden ilk ayrılışımdı ve benim için bu iki aylık sürecin çok zor geçeceğinden adım kadar emindim. Ama aklımda yalnızca kendi okulumda ve yolculuğuna çıktığım kazının başkanlığını yapan hocanın danışmanlığında Türk ve İslam Sanatı anabilim dalında yüksek lisans yapmak vardı. Öbür yandan arazi şartlarının ve kalabalık bir ekiple kamp hayatının zorluğu, hocalar da dahil olmak üzere, tüm bölümde anlatıla anlatıla bitirilemiyordu.


İçimde kendimi gerçekleştirme ve özgüven kazanma hırsıyla 10 saatin sonunda Amasya’ya ulaştım. Elimde pembe bir bavulla kazı evine girerek 20 kişinin kaldığı çelik ranza ve dolaplı bir odada, bana gösterilen yere yerleştim. Birkaç gün sonra başlayan sabah 5’te uyanma, araziye gitme, çalışma, yemek, çalışma, kazı evine geri dönme, yemek ve uyuyana kadar çizim yapma rutininde beni tek ayakta tutan bol karbonhidrat içeren besinlerdi.


Arazinin bitimine bir hafta kala, aklımdan tam “Yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim. İstanbul’a dönünce ilk iş hamama gidip bir güzel temizlenmek ve özlediğim hayatıma geri dönmek,” diye geçirirken bir gün arazi dönüşü aynı odada kaldığım bir kızla mide bulantısı ve ishal sorunları yaşamaya başladık. Sadece üşüttüğümüzü, ertesi sabah yine heyecanla uyanıp yeniden araziye çıkacağımızı düşünerek uyuduk. Gece boyunca ateş ve haberdar olmadığım sayıklamalarla beraber hastaneye taşındık. 45 dakika yol gittikten sonra ulaştığımız hastane, Anadolu’daki devlet hastanelerinden çok da bir şey beklememek gerektiğini anlamamı sağlayacaktı. Tıpış tıpış kazı evine döndükten sonra araziye çıkamadan, yatağımda ateşler ve sayıklamalar içinde ara ara tuvalete taşındığım üç gün geçirdim.


Tüm kazı ekiplerinde, yapının cinsine ve dönemine göre belirli saptamalar yapmak üzere alanında uzman kişiler yer alır ve çalışmaların devam ettiği dönemin küçük bir diliminde bu uzman hocalar kazı evine davet edilir ve ağırlanır. Bizim ekipte de araziden çıkan hayvan kemiklerinin tespitini yapmak üzere Amasya’ya gelen bir arkeozoolog hocamız bulunuyordu. Kulağa çok komik gelse de hocamız, yanında getirdiği birkaç asistanla birlikte benim ve aynı dertten muzdarip iki arkadaşımın şikayetini duyar duymaz, “Bu bariz şekilde arkeolog hastalığı.” dedi. Ardından diğer hocalarımla aralarında “Hatırlıyor musun sen de olmuştun” diyerek konuşmaya başladılar. Genelde kazıya ilk kez giden öğrencilerin büyük bir kısmında, mekân, yaşam şartları ve beslenme tarzının değişimlerinden ötürü aynı duruma rastlanırmış. Bu durumun içilen sudan veya yenilen bir yiyecekten mi, yoksa daha da ileri giderek arazide solunan toz ve topraktan mı kaynaklı olduğu meçhul. Fakat kazıya gitmeyi planlayan tüm arkeoloji ve sanat tarihi öğrencilerine en başta bilmedikleri sulardan içmek yerine mümkünse en yakın market veya bakkaldan kendileri için aldıkları 5 litrelik sulardan içmelerini, tavuk ve et yerine makarna veya sebze tüketlemelerini, kişisel temizliklerine ise ekstra özen göstermelerini tavsiye ediyorum.


Sonuç olarak, o kazı sezonunu noktalayamadan evime, İstanbul’a geri döndüm. O meşhur Amasya Kalesi’nin zirvesinde halen her yazın sonunda ele geçirilen buluntularıyla gururlandığım büyük kazı araştırmasının ise üç yaz boyunca parçası oldum. İyi ki oldum.


İçeriklerimizi sosyal medyada takip edin.

  • YouTube
  • Instagram
  • Twitter
  • Facebook

Whatsapp yayınımıza üye olun.

© 2020 Çok İyi İşler